Sosyal Demokrasi Hangi Sınıf İçin Çalışır?

Bu gün dünyayı patronlar yönetiyor. Bütün bir toplum düzeni, patronların çıkarlarına göre kurulmuş durumdadır. Ama patronların çıkarlarının hangi yoldan en iyi şekilde savunulup, mevcut düzenin en iyi şekilde nasıl sürdürüleceği sorusunun tek bir yanıtı yoktur. Burjuvazinin çıkarlarını savunan çeşitli siyasal akımların bu konuda birbirinden farklı düşünceleri bulunur. burjuvazi adına siyaset üreten her aktör, ayrı bir program önerir ve burjuvaziyi, kendi programının diğer programlardan daha iyi olduğuna ikna etmeye çalışır. Kapitalist bir ülkede, normal koşullarda, burjuvazinin desteğini alan siyasal program kazanır. Burjuva toplumunda burjuva siyasetleri, kendilerini önce burjuvaziye beğendirmeye çalışır. Halkın desteğinin alınması sonraki iştir. Burjuvaziyi ikna eden, halkı da ikna etmek için gereken olanaklara kavuşur.

Bazı burjuva siyasetleri patronlara daha liberal bir program önerir, bazıları daha muhafazakar. Dinci gericiler başka bir program önerir, faşistler başka. Sağ programları savunanlar genellikle, işçi sınıfını ezip geçelim der. Milliyetçilikle teslim alıp savaşlara sürelim, dini kullanarak uyuşturalım, vb.

Sosyal demokrasi de burjuva siyasetlerinden biridir. Tıpkı faşizm gibi onun da varlık amacı, burjuva toplumunun ayakta tutulmasıdır. Ve elbette onun da burjuvaziye önerdiği bir program vardır.

Sosyal demokratlar patronlara, “işçi sınıfı homurdanıyor. Şunlara 3-5 bir şeyler atalım, yoksa hep beraber sakata geleceğiz.” Der.

Sosyal demokratlar bir taraftan işçileri kapitalizmin yıkılmasına gerek olmadığına, bu düzen içinde de yaşanabileceğine ikna etmeye çalışırken, patronları da bu yalanı inandırıcı göstermeye yarayacak tavizler vermeye çağırır. Sosyal demokrasinin programı özetle budur.

Burjuvazi, kendisine sunulan bu programlardan, duruma göre, ihtiyacına göre birini seçer. Dar görüşlü olduğundan, genellikle onun ilk tercihi, sömürüyü en kolay biçimde sürdürmesine olanak veren liberal ya da muhafazakar programlardır. Ancak işler kötüye gittiğinde bu programların işlemediği bir noktaya gelinir ve burjuvazi bir tercihle karşı karşıya kalır. Ya sosyal demokratları dinleyip işçileri yatıştırma yolunu deneyecektir, ya da işçi sınıfını ezip geçmeleri için dümeni faşistlere bırakacaktır. Böyle durumlarda genellikle patronların gönlü faşizmden yanadır. Ama hangi yolu tercih edecekleri tamamen şartlara bağlıdır. Mecbur kalırlarsa, pisliklerini temizletmek için iktidarı geçici bir süre için sosyal demokratlara da verebilirler.

Toplumda sosyal demokratlara ilişkin büyük bir yanılgı yaygındır. Sosyal demokratlarla komünistlerin son tahlilde aynı tarafta oldukları, sadece birinin daha ılımlı, öbürünün daha radikal olduğu sanılır. Bu tamamen yanlıştır. Komünistler sosyal demokratların radikal versiyonu değildir. Sosyal demokratlar da komünistlerin daha ılımlısı değildir. Komünistler işçi sınıfının iktidarını ve sonunda sınıfların kaldırılmasını hedeflerken, sosyal demokratlar burjuva iktidarının hangi yolla ayakta kalabileceğine kafa yorar. Sosyal demokratlarla komünistler arasındaki ayrım sınıfsaldır. Bu anlamda sosyal demokratlar komünistlerle değil faşistlerle, dinci gericilerle ve liberallerle aynı taraftadır. Bunun böyle olduğunu elbette sosyal demokratları destekleyen kitleler bilmez. Ama sosyal demokrat liderlerin kafası bu konuda çok nettir. Bülent Ecevit’in 1974 yılında söylediği şu sözler tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır.

“bizim gibi düşünenler için, bu komünizm tehlikesini önlemek gereklidir. Ama nasıl komünizm, beynelmilel komünizm tek değilse, komünizmi önlemenin yolları da tek değildir. Bunun bir yolunu Demirel idaresi 12 Mart’tan önce denedi, başarılı olamadı. Şimdi biz başka bir yol deneyeceğiz arkadaşlar.”*

Sosyal demokrasinin solun ılımlı bir türü olduğu yanılgısının sürdürülmesi düzen açısından hayati bir önemdedir. İşçilerin düzenin sınırları içinde tutulabilmesi buna bağlıdır. Sosyal demokrasinin kitle tabanını zaten yanıltılmış işçiler oluşturur.

Özellikle halkın ayağa kalktığı, bir devrimin gündeme geldiği durumlarda sosyal demokratların ya da adı başka bir şey olsa da benzer bir işlevi üstlenen siyasetlerin önemi büyüktür. Halkın ayağa kalktığı dönemlerde klasik sağcı ideolojiler halkı durdurmakta işlevsiz kalır. Ancak bütün devrimci dönemlerde, halk hareketinin içinde yer tutan, ama devrimden korkan, yarı yolda durmak isteyen, harekete geçmiş halkı tereddüte düşürüp son adımı atmasını önleyen kararsız unsurlar bulunur. Devrimi önleyenler sağcılar değil, genellikle bu kararsızlardır. Çünkü yarım devrim olmaz. Ayağa kalkan halk, eğer yarı yolda durur ve zaman kaybederse, toparlanma fırsatı bulan patronlar, halka bunun bedelini ağır ödetir.

Sosyal demokrat politikalar en klasik biçimiyle, 2. Dünya savaşı sonrasında avrupada uygulanmıştır. Bu dönemde avrupa burjuvazisinin işçilere belirli tavizler vermesinin nedenlerine biraz yakından bakalım. Bu tavizlerin en önemli nedeni sovyetler birliğinin varlığıdır. Sovyetler birliği, dünyayı faşizmden kurtaran güç olarak savaştan büyük bir preştijle çıkmıştı. Avrupa halkları sovyetlerde yükselen yeni toplum modeline ilgiyle bakıyordu. Sovyet işçileri, kapitalist ülkelerde daha önce hayal dahi edilemeyecek, 7 saatlik iş günü gibi olanaklara kavuşmuştu. Ayrıca avrupada komünist partiler savaş sırasında, faşist işkalcilere karşı direnişin öncüsü olmuş ve büyük bir halk desteği kazanmışlardı. Pek çok ülkede silahlı ve yeraltında mücadele etmekte deneyimli kadrolara sahiptiler. Bu koşullarda, sovyet modelinin çekiciliğini azaltacak, yaşanabilir bir kapitalist toplum modeli oluşturmak zorunluydu. Avrupanın refah toplumları böyle ortaya çıktı. Zaten avrupalı patronlar yüzyıllardır bütün dünyayı sömürmekteydi ve bir miktar taviz verecek kaynağa da sahiptiler. Sömürü avrupada biraz hafifletildi. Kamusal hizmetler sovyetlerdeki kadar olmasa da yaygınlaştı. Ancak bu durum, dünyanın geri kalanının ağır biçimde sömürülmeye devam etmesi sayesinde mümkün olabiliyordu. Üstelik savaşın getirdiği yıkımın ardından ve dünyanın yeni bölgelerinin kapitalizme açılması sayesinde, dünya kapitalizmi 30 yıla yakın sürecek bir büyüme dönemi yaşıyordu. Işler iyi giderken işçilere taviz vermek daha kolaydı.

Sömürüsü hafifletilmiş bir kapitalizm, kapitalizmin bir tür sakatlanmasıdır ve patronlar böyle bir şeye ancak devrim tehlikesi karşısında razı olurlar. Ve ilk fırsatta kapitalizmin normal işleyişine, yani sınırsız sömürüye dönerler. Bunu yapmak zorundadırlar çünkü, kapitalizm yapısı gereği sürekli büyümek zorundadır. Biriken fazla sermayenin sürekli yeni alanlara yatırılması gerekir. Ancak elbette sonsuza kadar yeni alanlar bulmak olanaksızdır. Bu durumda zorunlu olarak aynı alanlara fazla sermaye yatırılacak ve karlılık düşecektir. Karlılığın düşmesi patronlar arasındaki rekabeti giderek kızıştırır. O zaman tek çözüm işçilerin üzerindeki sömürüyü arttırmaktır. Üstelik bu sürecin bir sonu, dürabileceği bir nokta da yoktur. Yeni kar, yeni fazla sermaye demektir. O da yeni sömürü alanları ya da mevcut alanlarda sömürünün derinleştirilmesi demektir. Kapitalizm bu nedenle bir noktada yıkılmak zorunda olan bir sistemdir.

1970’li yıllarda, kapitalizmin büyüme döneminin sonuna gelindiğinde, avrupalı patronlar işçilere verdikleri tavizleri geri almaya başladılar. Başlangıçta bu iş zordu ama sovyetlerin ortadan kalkmasından sonra patronları durdurabilecek bir güç kalmadı. Sosyal demokratlar tarafından uyuşturulmuş bulunan avrupa işçileri, süreci yavaşlatabiliyor, ama durduramıyordu. Kuşkusuz sömürünün derinleştirilmesi avrupada, örneğin bir türkiyede olduğundan daha yavaş ilerliyor. Yerleşik kazanımları işçilerin elinden almak zaman alıyor. Ama sermayenin saldırı süreci bütün kapitalist ülkelerde işliyor.

Bu yeni koşullar altında sosyal demokratların işlevi de biraz değişti. Artık patronlardan işçiler adına taviz koparmak yerine, yalnızca buna dair umut satıyorlar.

Örneğin Yunanistan’da iktidara gelen syriza, devrimci olmayan bir sol program uygulamayı vaat ettiği halde, kendisinden önce göze alınamayan sertlikte bir liberal program uyguladı. Halka karşı böyle büyük bir saldırı ancak Syriza döneminde yapılabilirdi. Syriza’ya güvenen ve o iktidara geldiğinde rahatlayan halk, uğradığı ihanetin şaşkınlığı içinde büyük bir direniş gösteremedi. Böylece yunan patronlar halkın düzene karşı tepkilerinin yükseldiği bir dönemi yine sosyal demokratlar sayesinde başarıyla atlatmış oldu. Toparlanan patronlar iktidarı yine sağcılara verdiler. Bu arada Syriza’nın sosyal demokrat adını kullanmaması ve Yunanistan’ın klasik sosyal demokrat partisi Pasok’tan daha solda algılanmasının bir önemi yoktur. Zaten PASOK da sosyal demokrat adını kullanmaz. Eskiden Pasok’un işi olan ama artık yapamadığı şeyi, onun yeni bir sürümü olarak Syriza yaptı. Devrim seçeneği yerine daha yaşanabilir bir kapitalizmi tercih eden yunan halkı, sonunda daha kötü bir kapitalizm elde etti. Peki neden?

Çünkü içinde bulunduğumuz dönemde artık, sosyal demokrat bir politikanın uygulanma olasılığı yoktur. 60 yıl önce Avrupa’da olan, o zamanki özel koşulların bir sonucuydu. Bu gün patronları korkutup geri çekilmeye zorlayacak bir sovyetler birliği yok. Ayrıca kapitalizmin krizi artık içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir. Patronların ve emperyalist ülkelerin kendi aralarındaki rekabet, daha önce görülmemiş bir düzeye ulaştı. Bu gün işçilerin emeğinin her zerresi patronlar için çok değerli ve onun mümkün olan en büyük kısmını işçilerden sızdırmak için her şeyi yaparlar. Bu gün patronların tercihi daha derin sömürü, dolayısıyla da bunu uygulayabilecek daha otoriter iktidarlardır. Bu gün sosyal demokrasinin tek işlevi, halkın umutlarını ve enerjisini düzene zararlı olmayacak biçimde tüketmekten ibarettir.

Zaten kapitalizmin doğası gereği, sömürünün hafifletilmesi ancak belirli dönemlerde, belirli koşullar altında, ancak bazı ülkelerde ve işçi sınıfının belirli kesimleri için olanaklıdır. İsveç ve Türkiye, aynı sistemin iki yüzüdür. Türkiye’deki ya da Hindistan’daki ağır sömürü sayesinde İsveç var olabilmiştir. Patronlar bir yerde verdikleri tavizi başka bir yerden karşılamak zorundadır. Günümüzde ise patronlar, bütün dünyada işçi sınıfına karşı genel bir saldırı yürütüyorlar. Sosyal demokrasi Türkiye için geçmişte de olanaksızdı. Türkiye burjuvazisi sosyal demokrat seçeneği kabul edemezdi ve etmedi. Bugün artık dünyanın hiç bir yerinde patronlar işçilere taviz verecek durumda değildir. Sosyal demokrasi dünyanın hiç bir ülkesi için olanaklı değildir.

Sosyal demokrasinin tarihi, sürekli bir sağa kayış sürecinden ibarettir. Güncel duruma nasıl gelindiğini anlamak için bu tarihe de biraz değinmemiz gerekiyor.

Sosyal demokrasinin solun bir parçası olduğu yanılgısının kökleri tarihtedir. Sosyal demokrat adı ilk kez Marksistler tarafından kullanılmıştır.

Kavramlar ve isimler tarihin akışı içinde sürekli değişime uğrarlar ve süreç içinde başlangıçtakinden çok farklı, hatta karşıt anlamlarda bile kullanıldıkları olur. Bu nedenle herhangi bir kavramı ya da adı anlamaya çalışırken, onu mutlak ve değişmez bir şey olarak algılamak yanıltıcı olabilir. Onun yerine kavramları, somut tarihsel bağlamlarıyla birlikte öğrenmek, hangi koşullarda nasıl değiştiklerini de bilmek gerekir. Bu, özellikle de sınıf mücadelelerinin sürekli her şeyi alt üst ettiği siyaset alanında böyledir.

İlk sosyal demokrat parti Almanya’da, 1860’lı yılların sonlarında, Marksistlerle bir başka işçi hareketi olan Lasalcilerin birleşmesiyle kuruldu. Lasalcilerin, bir bölümü zaten Marx’tan alınmış olan derme çatma görüşlerinin elbette Marksizm’in kuramsal gücü ile boy ölçüşmesi olanaksızdı. Kısa sürede Marksist görüşler partiye tamamen egemen oldu. Alman sosyal demokrat partisi oldukça başarılı bir mücadele yürüttü ve izleyen on yıllarda istikrarlı biçimde güçlendi. Ve Avrupa’nın başka ülkelerinde de aynı isimde partiler kuruldu. 1870’li yıllarda parti Almanya’da yasaklandı. Bu dönemde yasa dışı alanda mücadele etmek zorunda kalan parti çok disiplinli ve başarılı bir örgüt kurdu. Sürekli güçlenmesi önlenemeyen sosyal demokrat parti bir süre sonra yeniden yasal alanda mücadele olanağı kazandı. 1880’ler ve 90’lar boyunca da partinin ilerleyişi sürdü. Bu dönemde parti hala marksist ve devrimciydi. Ama yavaş yavaş düzen içindeki yeri sağlamlaşıyor, giderek daha büyük ve daha kurumsal bir yapı kazanıyordu. Parlamentoda giderek büyüyen bir yeri, toplamda milyonlarca kişiye ulaşan çok sayıda yayını vardı. Pek çok dev sendika partinin kontrolündeydi. Bu kadar kurumsallaşma, kendini hissettirmeden devrimciliği aşındırmaya başladı. Partinin konumu sağlamlaştıkça, herhangi bir devrimci girişimde riske atılması gerekecek şeyler de çoğalıyordu. Milyonlarca kişiyi örgütleyen partinin, gerektiğinde halkın ortalama bilincinden koparak ileri atılması da zorlaşıyordu. Kurumsallaşma, bürokrasiyi getirdi. Bürokrasi ise hızlı değişimlerle ve dolayısıyla devrimcilikle bağdaşmıyordu.

Ilk olarak 1890’larda, parti içinden reformist sesler yükseldi. Parti her seçimde biraz daha güçlendiğine göre, belki de artık bir devrime gerek yoktu. Nasıl olsa zafer yavaş yavaş geliyordu. Bu açık sözlü reformizm partide hala güçlü olan devrimci kanadın baskısıyla parti merkezi tarafından reddedildi. Ama izleyen yıllarda düzen içi eğilim partiye yavaş yavaş hakim oldu. Gerçekten Marksist olan ve sağa kayışı yavaşlatan eski liderler de sahneyi terk ediyordu. August Bebel’in 1910 yılındaki ölümüyle Karl Kautsky, partinin geçmiş birikimini temsil eden en prestijli lider olarak kalmıştı. Ancak dengeci bir siyaset izleyen Kautsky’nin kendisi de sağa kayıyordu. ve üstelik işler onun kontrolünden de çıkmaktaydı.

Aynı dönemde rus marksistleri de sosyal demokrat adını kullanıyordu. Lenin’in partisinin adı da sosyal demokrattı ama lenin bu sıralarda, alman partisinden çok farklı bir parti anlayışıyla, leninist parti modelini hayata geçiriyordu.

Aynı yıllar bütün avrupanın adım adım bir topyekün savaşa gittiği, herkesin yaklaşan savaşta konum belirlemeye çalıştığı yıllardı. Avrupadaki bütün sosyal demokrat ya da bu adı kullanmasa da benzer nitelikteki partiler 1989’dan beri 2. Enternasyonal adıyla bilinen gevşek bir uluslararası birlik oluşturmuştu. 1912 yılında 2. Enternasyonal üyesi bütün partiler bir araya gelerek olası bir savaşta ne yapılacağını tartıştılar. Ve sonunda eğer savaş olursa, aktif biçimde savaşa karşı çıkılacağını, hiç kimsenin kendi hükümetini desteklemeyeceğini bildiren bir karar açıkladılar. Ancak 2 yıl sonra kararın uygulanacağı gün gelip çattığında, 2. Enternasyonal, Rosa Luxemburg’un deyimiyle, “bozuk bir tüfek gibi ateş almadı.”

Parlamentodaki koltukların üçte birine sahip olan alman sosyal demokrat partisi savaştan yana oy kullandı. Diğer ülkelerin partileri de onu izlediler. Bir tek rus sosyal demokratları bunun dışında kalabilmişti.

Bu büyük ihanetten itibaren devrimcilerin yolu sosyal demokratlarla ayrıldı. Rosa Luxemburg alman partisinden ayrılarak alman komünist partisinin temelini oluşturacak bir örgüt kurdu. Rus partisi ise, ekim devriminin ardından adını değiştirdi. Artık Marksist devrimciler, Marx’ın zamanında da kullanılan bir isimle, yani komünist olarak anılacaktı.

Bütün dünyada komünist partiler kuruldu. Sosyal demokratlar ise artık burjuvazinin etkili bir aracıydı. 1918’de Almanya’da sosyal demokratlar iktidara geldiler. Ve alman işçi sınıfı sosyalist devrim için ayağa kalktığında, bunu önleyen sosyal demokrat hükümet oldu. Devrimci ayaklanmanın liderleri Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, sosyal demokrat hükümet tarafından yargısız katledildiler. Bu dönemde sosyal demokrat partinin lideri Friedrich Ebert’ti. Bu gün Friedrich ebert adına kurulmuş bir vakıf bulunuyor ve alman emperyalizmi bu vakıf aracılığıyla, soros vakfının yaptığına benzer biçimde fonlar dağıtarak dünyadaki muhalif hareketleri kontrolü altına almaya çalışıyor. Şu anda Türkiye’de de muhalif etiketli pek çok etkinliğe yakından bakarsak ebert vakfının sponsorluğunu görürüz.

Birinci ve ikinci dünya savaşları arasındaki dönem sosyal demokrasi için bir geçiş dönemi oldu. Bu dönemde çeşitli ülkelerin sosyal demokrat partileri düzen içine kayış sürecinin farklı aşamalarında bulunuyorlardı. 1933’te nazilerin iktidara gelişleri sırasında sosyal demokratların işçilere bir kere daha ihanet ettiği görüldü. O sıralarda almanyada komünistler de sosyal demokratlar da güçlüydü. Yükselen faşizm tehlikesine karşı komünistler sosyal demokratlara ısrarla ittifak önerdi. Burjuvazinin faşistleri durdurmaya niyeti yoktu. Almanya ya faşizme ya da sosyalist devrime gidecekti. Sosyal demokratların devrim korkusu, faşizm korkusundan fazla çıktı. Komünistlerin ittifak önerisini ısrarla reddettiler. Komünistler yerine, nazilerin önünü açacak olan başka sağcılarla birleştiler. Faşizmin sokak gücünün önündeki son engel olan komünistler bastırıldı. Ve hitler sakince iktidarı aldı.

Sosyal demokrasi, sahte umutlar dağıtıp düzenin ömrünü uzatma işlevini günümüzde de sürdürüyor. Bunu yapabilmesinin en önemli nedeni, halkın önüne kolay görünen bir seçenek koyabilmesidir. Sosyal demokratlar halka, “siz hiç bir şey yapmayın. Hiç direnmeyin. Sokağa çıkarsanız ya da görüşlerinizi açıkça ve yüksek sesle dile getirirseniz iktidarın ekmeğine yağ sürersiniz.” Diyorlar. “onun yerine bekleyin, sandık gelirse bize oy verin. Hatta bize vermeseniz bile olur. Ittifak kurduğumuz sağcılara da verebilirsiniz.”

Bunlara inanmak için, tarihi ve siyaseti hiç bilmemek gerekir. Tarihte bu güne kadar, örgütlenmeden, sokağa çıkmadan en ufak bir şey kazanabilen hiç bir halk olmamıştır. Sosyal demokratların çözümü, yani hiç bir şey yapmamak, elbette kolaydır. Ama gerçekçi değildir. Kapitalizmin içinde bulunduğumuz aşamasında, artık dünyanın küçük bir bölgesinde bile sömürünün hafifletilmesi, yukarıda açıkladığımız nedenlerle olanaksızdır. Bu gün patronlar bütün dünyada, kural tanımayan, otoriter ve deli figürleri iktidara getiriyor. Bu gün önümüzde sadece iki seçenek bulunuyor. Ya sosyalizm ya barbarlık. Tabi barbarlığa giden yollar çoktur. Önce halkın enerjisini iyice bir boşaltıp bütün umutlarını hayal kırıklığına çevirmek de gerekebilir. Bu iş için sosyal demokrasi önceden olduğu gibi bugün de patronların elinde iyi bir araçtır.

(TBMM – Hükûmetler – Programları ve Genel Kurul Görüşmeleri, Cilt-5, s. 4184, 1. Ecevit Hükûmeti – Hükûmet Programının Görüşülmesi – Başbakan Ecevit’in Konuşması, TBMM Basımevi)

"Hepimiz büyük Lenin'in öğrencileriyiz."
Exit mobile version