Dolar Neden Yükseliyor? Fiyatlar Neden Artıyor

Fiyatlar ve dolar neden yükseliyor? Merkez bankası bağımsızlığı nedir, çözüm müdür? Düşük faiz-yüksek enflasyon ikilisinin alternatifi yüksek faiz-düşük enflasyon mudur? Özelleştirmelerin, yabancı sermayenin konumuzla ilgisi ne? Muhalefet partilerinin önerileri çözüm mü? Bu videoda ülkemizin içinden geçmekte olduğu ekonomik krizin arka planını ve tartışılmayanları ele alıyoruz.

Giriş

İçinde yaşadığımız kapitalist ekonomide her türlü mal ve hizmet metâ olarak piyasa için üretilir ve üretimin tek amacı üretim araçlarını elinde tutan sermayedarların kar etmesidir. Böyle bir ekonomik ve sosyal düzende toplum kaçınılmaz olarak işçiler ve patronlar olarak iki temel sınıfa bölünmüştür. Üretilen her metânın fiyatının bir bölümü onu üreten emekçilerin yaşamlarını sürdürmelerine yetecek kadar bir ücrete karşılık gelirken, geriye kalan kısmına ise çeşitli kapitalistler ve rantçılar tarafından kâr, faiz ve kira gibi çeşitli biçimlerde el konulur. Bu biçimler emekçilerin ürettiği artı değerin üzerine, son dönemlerin popüler tabiriyle, ‘çökmenin’ farklı isimlendirmeleridir. Fiyatların genel seviyesindeki artış, yani enflasyon, üretim ilişkileri sonucunda ortaya çıkan bir olgudur ve bu üretim ilişkilerinin belirlediği gelir bölüşümünde de bir değişikliğe sebep olur. Ücretler sabitken, fiyatlardaki genel bir artış emekçilerin yoksullaşması anlamına gelir.

Her ne kadar durum bu kadar basit olsa da enflasyon ve döviz kurundaki dalgalanmalar kapitalistlerin kendi aralarındaki emekçilerin ürettiği artı değere el koyma mücadelesini de etkiler. Borçları olan kapitalistler borçlarının ucuzlaması ve artı değerden paylarını artırmak için faiz oranlarının düşük kendi sattıkları ürünlerin fiyatlarının yüksek olmasını isterler. Finans sermayeyi kontrol eden bankalar veya borç veren sermayedarlar ise toplam artı değerden daha fazla pay alabilmek için faizlerin daha yüksek olmasını arzularlar. Yurtdışına ihracat yapan, tekstil gibi alanlarda faaliyet gösteren ve göreceli olarak düşük yabancı girdisi olan sermayedarlar Türk lirasının da olabildiğince ucuz olmasını isterler. İç piyasaya mal ithal eden tüccarlar, distribütörler açısından ise satışlarını olumsuz yönde etkileyeceği için Türk lirasının değer kaybetmesi ise arzu edilen bir durum değildir. Türk lirasının değer kaybetmesi bir taraftan da ihracat yapan yerli ve yabancı kapitalistler için yabancı para cinsinden daha ucuz işgücü anlamına gelir, bu aynı zamanda doğrudan yabancı yatırımlar için arzu edilen bir durumdur. Türkiye ekonomisinin ihracat yapabilmek için yüksek oranlarda ithal aramalı ve enerji kaynakları gibi girdilere bağımlı bir yapısı olması ve bu bağımlılığın farklı sektörlerde farklı derecelerde olması tabi ki her sermayedar için aynı sonucu ortaya çıkarmayacaktır. Tabi ki burada yaptığımız tespitler tek başında sanayi-ticaret ve finans alanlarından yalnızca birinde faaliyet gösteren kapitalistler için geçerlidir ve uzun vadede ekonominin yapısında gerçekleşecek değişiklikleri bazı enflasyon ve faiz gibi ekonomik göstergeler üzerinden incelemek tek başına yeterli değildir.

Türkiye ekonomisinden aslan payını sanayi, hizmet, ticaret ve finans alanlarının her birinde faaliyet gösteren holdinglerin alması nedeniyle durumun hem makro ölçekte hem de uzun vadede ekonomi politiğinin incelenmesi gerekir. Bu alanların her birinde varlık gösteren yabancı ortaklı Koç, Sabancı gibi büyük holdingler kriz koşullarında ve farklı ekonomi politikalarının uygulandığı senaryolarda bile kârlarını artırabilmektedirler. Bu tekelci kapitalistler açısından önemli olan faiz ve enflasyon gibi ekonomik göstergelerdeki kısa vadeli değişiklikler değil, düşük faiz-yüksek enflasyonlu ekonomik politikanın sürdürülmesi halinde bunun uzun vadede ekonomide ve siyasette ortaya çıkartacağı tablodur. Elbette ki tekelci büyük sermayedarlar da kısa vadede elde edeceği kâr ve faiz gelirlerini önemseseler de uygulanan ekonomik politikaların uzun vadede ekonomide kapladıkları mevcut alanı nasıl etkileyeceğiyle, yani ekonomik pastadan aldıkları büyük payın nasıl değişeceğiyle ilgilenirler. Siyasi olarak ise halkın enflasyonist politikalara, işsizliğe, yoksulluğa vereceği tepkilerin radikalleşmemesi için bu tepkilerin iktidar ve düzen muhalefeti tarafından ideolojik, yönetsel ve hatta dönem dönem askeri tedbirlerle yatıştırılıp kontrol edilmesine daha büyük önem verirler. Bunun için büyük ve tekelci sermayeyi temsil eden TÜSİAD gibi kuruluşlar yalnızca iktidarla değil, düzen partileriyle de kamuoyuna açık veya kapalı düzenli olarak görüşürler. Bu partilerin bürokrasi, iş dünyası ve akademik çevrelerden gelen temsilcileri bu görüşmelerde boy gösterir, sermaye düzenine bağlılık olarak okumamız gereken bir ‘demokrasi’ mesajı verirler.

Gelişme

Peki başlangıçta sorduğumuz sorulara geri dönersek, Türkiye ekonomisi nasıl oldu da düşük faiz-yüksek enflasyon ve yüksek faiz-düşük enflasyon arasında bir tercihe mahkûm edildi? Bunu açıklamak için 1980’lerle beraber Türkiye ekonomisinde gerçekleşen yapısal dönüşüm çerçevesinde iki temel konuyu ele alacağız. İlk olarak Türkiye’de kamu işletmelerinin özelleştirilip yerli ve yabancı sermayeye teslim edilmesi sonucunda üretim ve istihdamın uluslararası sermayenin ve onun yerli ortaklarının çıkarlarına nasıl bağımlı hale geldiğini inceleyeceğiz. İkinci olarak ise buna paralel olarak Türkiye’de finansal sistemin ve para politikalarının nasıl uluslararası sermayenin çıkarlarına göre işler hale getirildiğini ve bu çerçevede tartışılması gereken merkez bankası bağımsızlığı konusunu.

Türkiye ekonomisinin dışa bağımlılığı kader miydi yoksa bu bağımlılık zaman içerisinde mi gerçekleşti? Osmanlı İmparatorluğu’nun köhne mirasını ve borçlarını devralan genç Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar kurucu kadrolarının sınıfsal tercihleri nedeniyle kapitalist bir kalkınma yoluna girmiş olsa da dünyadaki gelişmelerin de etkisiyle 1930’lardan itibaren ulusal sanayinin gelişimi ve dışa bağımlılığın azaltılması için önemli adımlar atılmıştı. Bu amaçla yapılan yatırımların önemli bir bölümünde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yardımlarının ve damgasının olduğunu da hatırlatalım. Türkiye’de özelleştirmeler ise 1980 darbesi sonrasında askeri önlemlerle Türkiye’de sosyalist siyasetin ve sendikaların ortadan kaldırıldığı bir ortamda önce liberal-muhafazakâr Anavatan Partisi hükümetleri, sonrasında da SHP, CHP ve DSP gibi sosyal demokrat partilerin katıldığı veya önderlik ettiği hükümetler eliyle uygulanan neoliberal politikalar sonucunda hayata geçti. Bu süreçte Türkiye ekonomisinin dışarıya bağımlılığını perçinleyecek olan gelişmelerden birinin de 1995’te Avrupa Birliği ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması olduğunu da not edelim. Bu anlaşmayla Türkiye ekonomisinin hem Avrupa Birliği ülkeleri hem de üçüncü ülkelerle olan dış ticaret ilişkilerinde bağımsız kararlar alabilme iradesi ortadan kaldırılmıştır. 1986’da Anavatan Partisi iktidarı döneminde Turgut Özal tarafından başlatılan özelleştirme uygulamalarının yüzde 90’dan fazlası ise AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından sonra hayata geçti. Bu dönemde Türk Telekom, TÜPRAŞ, PETKİM, SEKA, TEKEL gibi önemli kamu kuruluşları özelleştirilirken, Kuşadası limanı ve Galataport gibi limanlar da yine ihalelerle sermayeye devredildi. Bu özelleştirmeler sayesinde ülkeye yabancı sermaye giriyor Türk lirası da değer kazanıyordu fakat uygulanan ekonomi politikaları sürdürülebilir değildi. Hazıra dağ dayanmayacak, özelleştirmeler bir noktadan sonra yavaşlayacaktı. Bir taraftan da kırk yıldır Türkiye ekonomisini adım adım ithalata ve yabancı sermayeye daha fazla bağımlı hale getiren yapısal dönüşüm hızlanıyordu. Örneğin Türkiye’de 1990’ların başından itibaren varlık gösteren yabancı sigara tekelleri ve 2002 sonrasında TEKEL’in özelleştirilmesi nedeniyle tütün sektöründe ithalata bağımlı bir yapı ortaya çıktı. Gübre fabrikalarının özelleştirilmesi milyarlarca dolarlık gübre ithalatına yol açtı, aynı zamanda Türkiye’de tarımsal üretim de yavaş yavaş tasfiye edildi ve Türkiye tarımda ithalatçı ve dışa bağımlı bir konuma getirildi. AKP döneminde tarımın tasfiyesi ise başlı başına ayrı bir videonun konusu. Kâğıt fabrikalarının özelleştirilmesi Türkiye’deki kırtasiye, yayıncılık gibi sektörleri de yine ithalata bağımlı hale getirdi. Türkiye ekonomisinin büyümesi ve ihracatı ithalata bağımlı olduğu için küçülme dönemleri dışında ekonomi büyük cari açıklar verdi. İthalat için başta dolar olmak üzere yabancı para birimlerinin kullanılma zorunluluğu sonucunda Türk lirası zaman içerisinde dolar ve diğer yabancı para birimleri karşısında değerini yitirdi ve bugün yaşadığımız kriz günlerine geldik.

Burada şunu not etmeden geçmeyelim: Türkiye ekonomisini dolara ve dışa bağımlı kılan özelleştirmelerin büyük bir bölümü AKP’nin ilk yıllarında iki uzun dönem ekonomi bakanlığı yapan ve yakın geçmişte AKP’den ayrılıp parti kuran Ali Babacan’ın önderliğinde gerçekleşti. Bu sağcı politikaları uygulayan Babacan, AKP hükümetlerinde başbakanlık, dışişleri bakanlığı gibi görevleri üstlenen ve AKP’den ayrılarak başka bir parti kuran Ahmet Davutoğlu gibi Türkiye halkına sosyal demokrat ana muhalefet partisi ve onun medya organları tarafından çözüm olarak sunulmaya devam ediliyor. Yani düzen muhalefeti tarafından AKP’nin alternatifi olarak, yine geri dönüştürülmüş, Erdoğansız bir AKP bize pazarlanmaya çalışılıyor.

Ele alacağımız ikinci konu ise Türkiye ekonomisinin uluslararası finansal sermayenin hizmetine girmesi ve merkez bankası bağımsızlığı tartışmaları. Her metânın olduğu gibi paranın da kapitalizmde bir piyasası vardır ve bu piyasadaki en önemli oyunculardan biri de merkez bankasıdır. Elbette Merkez bankalarının ekonomide oynadığı rol zamanla değişti, uyguladıkları mali politikalar gün geçtikçe daha fazla önem kazandı. Dünyada ve Türkiye’de 1980 sonrası uygulanan sermaye yanlısı neoliberal politikalar sonucunda uluslararası sermayenin çıkarlarını gözeten ve dayatan IMF gibi kuruluşlar 1990’lardan itibaren merkez bankalarının siyasi iktidarlardan bağımsız olması gerektiğini söylediler. Burada merkez bankası bağımsızlığı kavramı her ne kadar topluma olumlu bir izlenim verse de aslında temelde iki şeyi ifade eder. Bunlardan birincisi, merkez bankalarının uluslararası finans sermayesinin çıkarlarına göre hareket etmesi gerekliliği, ikincisi de siyasi iktidarların geçici de olsa buna aykırı müdahalelerde bulunmalarının engellenmesidir. Finans sermayeyi kontrol eden kapitalistler verdikleri kredi ve borçların getirilerinin enflasyon oranının altında olmasını istemezler, merkez bankasının da bunu sağlayacak adımlar atması gerektiğini öğütlerler.

Bu durum, Emekçiler için de enflasyon istenmeyen bir şey olduğu için görünürde sanki finansal kuruluşlarla emekçilerin çıkarlarının ortak olduğu yanılsamasına neden olur. Oysaki enflasyon oranını düşürmek amacıyla faiz oranlarının yükseltilmesi hem devletin hem de emekçilerin borç yükünü katlar. Devletin borçları da gelecekte yine emekçilerden daha yüksek vergilerle tahsil edilir. Yüksek faiz oranları üretken sermaye yatırımlarını ve istihdamı da olumsuz etkiler. Yani günümüzdeki anlamıyla merkez bankası bağımsızlığı aslında uluslararası finans sermayeye göbekten bağlanmak ve siyasi iktidarların bu bağa müdahale etmemesi anlamına gelir.

Türkiye’de bu bağımlılık ilişkisi elbette birdenbire ortaya çıkmadı. 24 Ocak 1980 ekonomik kararları ve sonrasında gerçekleşen 12 Eylül darbesiyle başlayan yeni dönemde Türkiye’yi önce Kenan Evren liderliğinde bir askeri hükümet, 1983’ten sonra da bu askeri hükümetin uzun bir dönem ekonomik işlerinden sorumlu bakanlığını yürütmüş olan Turgut Özal’ın kurduğu Anavatan Partisi hükümetleri yönetti. Bu askeri ve sivil hükümetlerin uyguladıkları ekonomik politikalar sonucunda Türkiye’nin uluslararası sermayeye ekonomik ve siyasi bağımlılığının kökleşmesi için önemli adımlar atıldı. 1980’lerde dış ticaret ve faizler üzerindeki kontroller kaldırıldı, emekçilerin reel ücretleri düşürüldü, ihracat odaklı bir ekonomiye geçiş başladı.

Bu süreçte alınan en önemli kararlardan bir tanesi de sıcak para olarak da adlandırılan spekülatif kısa-vadeli sermaye girişlerinin Türkiye’ye girişinin önündeki engellerin 1989 yılında kaldırılmasıydı. Bu ve diğer ekonomik kararların etkisiyle yaşanan 1994 krizinde Türk lirası dolar karşısında yaklaşık yüzde 40 devalüe edildi. AKP’nin iktidara geliş sürecini hazırlayan son önemli ekonomik gelişme ise 2001 krizi oldu, bu krizde de Türk lirası yine ciddi oranlarda değer kaybetti. Kriz sonrasında DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümetinin başbakanı Bülent Ecevit’in IMF ekonomisti Kemal Derviş’i ekonomi bakanlığına atamasından sonra uygulanmaya başlanan ekonomik program ise 2002’de iktidara gelen AKP iktidarının da yol haritası olacaktı. Derviş’in bakanlığa gelmesinden hemen sonra Türkiye ekonomisine 12 Eylül darbesinden sonra olduğu gibi yeni bir neoliberal şok terapisi uygulanmaya başlandı. Bu doğrultuda Nisan 2001’de çıkartılan bir kanun ile Merkez Bankası’nın siyasi iktidardan ‘bağımsız’ olması sağlandı ve temel işlevi fiyat istikrarını sağlamak olarak yeniden tanımlandı. Oysaki Türkiye ekonomisi gittikçe dövize, ithalata ve yabancı sermayeye bağımlı bir yapı kazanırken bu bağımsızlık statüsü ve fiyat istikrarı hedefi emekçi halkın gelirlerini korumak veya artırmak anlamına gelmiyordu. Tam aksine, bu karar ve sonrasında uygulanan para politikaları uluslararası finans sermayeye Batı’daki merkez kapitalist ülkelerde elde edebileceğinden çok daha yüksek getiri oranlarını vadediyordu. Kemal Derviş bakanlığını yaptığı DSP-MHP-ANAP hükümetinin dağılmasında da rol oynayacak ve daha sonra CHP’den milletvekili olacaktı.

AKP’nin ilk dönemi küresel para bolluğunun yaşandığı, Türkiye’de faiz oranlarının Batı ekonomilerine göre yüksek olması nedeniyle sıcak para girişlerinin yoğun olarak gerçekleştiği bir dönemdi. Bu dönemde aynı zamanda emekçi halk da gittikçe bankalara daha borçlu bir hale getiriliyor, emekçiler yaşamlarını sürdürebilmek için kredi almaya mahkûm ediliyorlardı. Bir taraftan sıcak para girişleri de yüksek reel faiz getirileri sağlayıp ülkeyi terk ediyordu. Bir taraftan da özelleştirmeler vasıtasıyla gerçekleşen doğrudan sermaye girişleri yeni üretim kapasitesi yaratmak yerine mevcut olan kapasiteyi büyüme rüzgarlarının olduğu dönemlerde daha yoğun kullanıyor ve bazı özelleştirilmiş kamu işletmeleri de tamamen tasfiye edilip, ürettikleri ürünlerin pazarları uluslararası tekellere bırakılıyordu. Bunun dışındaki doğrudan sermaye yatırımları ise gayrimenkul alımı ve altyapı yatırımları nedeniyle gerçekleşirken, ülkenin ihracat yani döviz elde etme kapasitesine herhangi bir katkıda bulunmuyordu. Hatta tam aksine, üçüncü köprü, Osmangazi köprüsü ve Avrasya tüneli örneklerinde olduğu gibi, yatırımcılara verilen Hazine garantili taahhütler Türkiye emekçilerinin sırtına ek vergi ve borç yükü olarak ekleniyordu. Emek düşmanı ve sermaye yanlısı bu ekonomik politikalar tabi ki sürdürülemezdi ve bir yerden sonra ciddi bir yıkımla karşılaşacaktık. Türk lirası 2013 sonrasında tekrar yavaş yavaş değer kaybetmeye başladı. Kaçınılmaz sonu ötelemek için emekçilere ait olması gereken fakat sermayenin hizmetine sokmak için 2016’da kurulan Varlık Fonu, yabancı ve yerli sermayedarlara Kanal İstanbul gibi gelecekte yapılacak yağmalar için atılan adımlar ve verilen sözler, Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesi gibi siyasi hamleler ise fayda etmedi, 2018’den itibaren Türk lirası daha hızlı bir şekilde değer kaybetmeye başladı ve bu günlere geldik. Merkez bankasının uluslararası rezervlerini kullanarak yaptığı müdahaleler de bu gidişatı durduramaya yetmedi ve bir süre sonra merkez bankasının yabancı rezervlerinin miktarı da bir tartışma konusu haline geldi.

Sonuç

Bugün Türkiye ekonomisinin içine düşmüş olduğu durumda emekçiler ölümle korkutulup sıtmaya razı edilmeye çalışılmaktadır. Düşük faiz-yüksek enflasyon ölümü, yüksek faiz-düşük enflasyon da sıtmayı temsil ediyor. Medyada boy gösteren kimi iktisatçı, gazeteci ve düzen muhalefetini temsil eden politikacılar AKP iktidarının mevcut politikalarını eleştirirken aynen seçimlerde olduğunu iddia ettikleri gibi iki tercih arasında kaldığımızı, bunların dışında bir alternatifin olmadığını iddia ediyorlar, AKP iktidarının 2002’den beri uyguladığı sermaye yanlısı politikalarından sanki sadece ‘beşli çete’ adı verilen inşaat sektöründe faaliyet gösteren holdingler fayda sağlamış gibi, Koç, Sabancı gibi büyük tekelci sermayedarların AKP’nin ekonomik politikaları sayesinde Türkiye ekonomisinden kaptığı aslan payı gözden kaçırılmaya çalışılıyor. 20 yıllık, bedeli çok ağır bir deneyimin ardından, düzen muhalefeti temsilcileri sanki mümkünmüş gibi, “düşük riskli” bir bağımlılığı ülkeye çıkış olarak sunmaya devam ediyorlar. Sermaye girişlerinin en bol olduğu zamanlarda bile yüksek reel faizle sermaye çekildiği, en düşük, en uygun görünen koşullarda özelleştirmeler, piyasaya açmalar, türlü imtiyazlar yoluyla ülkeye, halka maliyeti çok yüksek bir sermaye akışı sağlandığı unutturulmak isteniyor. Sanayi ve temel hizmet sektörlerinde ücretlerin gelişimi incelendiğinde Türk lirasının değerlendiği zamanlar da dahi yoksullaşmanın sürekli arttığı görmezden geliniyor.

Oysaki emeğimizle ürettiğimiz mal ve hizmetlere asalakların el koyamadığı, emeğimizin ürünlerini rahatça tüketip kullanabileceğimiz, yani ne ölüme ne de sıtmaya razı olmak zorunda kalmayacağımız yeni bir ekonomik ve sosyal düzeni, adını koyalım, sosyalizmi kurmak mümkündür. Bu her ne kadar zor gözükse de imkânsız değildir. İmkânsız olan, içinde debelendiğimiz bu düzende emekçi halkın rahat ve huzurlu bir şekilde gelecek kaygısı olmadan yaşamını sürdürebilmesidir.

 

Kaynaklar ve okuma Önerileri:

Dayanışma Meclisi’nin çıkarttığı Dayanışma Forumu’nun Eylül 2021’de çıkan ‘Özel Güzeldir’den Çökmeye: Özelleştirmeler ve Yağma Ekonomisi’ başlıklı ikinci sayısındaki söyleşi ve yazılar

http://dayanismameclisi.org/index.php/dayanisma-forumu/

Sondan bir önceki bölümde Adile Kaya’nın 2 Aralık tarihli soL Haber Portalı yazısından faydalanılmıştır:

https://haber.sol.org.tr/haber/analiz-ekonominin-rotasi-daha-fazla-bagimlilik-daha-fazla-piyasa-daha-fazla-somuru-319717