Sovyetler Birliği Neden Yıkıldı?

GİRİŞ
Bu yazımızda çok önemli ve bir o kadar da karmaşık bir konuyu ele alacağız: Sovyetler Birliği neden dağıldı? Sosyalist düzen neden yıkıldı?

Sovyetler Birliği’nin nasıl ya da neden yıkıldığını incelemek için öncelikle Sovyetler Birliği’nin neyi ifade ettiğini anlamak gerekiyor: Sınıfsız bir topluma ulaşmak için bugüne kadar yapılan en büyük, en kapsamlı hamleyi ifade ediyor Sovyetler Birliği. Var olduğu 74 yıl boyunca Sovyet halkları çok büyük başarılara imza attılar. Sovyetler Birliği’nde, insanlığın sömürüye mahkûm olmadığını kanıtlayan çok önemli kazanımlar elde edildi. İnsanın insanı sömürmediği, eşitlik ve özgürlüğün egemen olduğu bir toplum yaratma yolunda büyük adımlar atıldı. On yıllarca süren iftira kampanyalarına, ardı arkası kesilmeyen anti-propagandaya karşın, Sovyetler Birliği tüm bu kazanımları tarihe kazımayı başardı. Elbette önemli hatalar da yapıldı Sovyetler Birliği’nde… Ve bu hatalar, ülkenin dağılmasının altyapısını oluşturdu. Yine de Sovyetler Birliği, bir bütün olarak insanlık için en büyük ilham kaynağı olmaya devam ediyor.
Sovyetler Birliği yalnızca eski düzenin sömürücü sınıflarını ortadan kaldırmakla kalmadı; aynı zamanda enflasyon, işsizlik, ırksal ve ulusal ayrımcılık sorunlarını çözmeyi başardı. Yoksulluk ile servet arasındaki uçurumu, eğitim ve fırsat eşitsizliklerini ortadan kaldırdı. Elli yıl içerisinde ülkedeki sanayi üretimi ABD’dekinin yüzde 12’si düzeyinden yüzde 80’i düzeyine yükseldi. Aynı sürede tarımsal üretim de ABD’dekinin yüzde 85’i düzeyine ulaştı. Daha önce hiçbir toplum, yaşam standartlarını ve üretim düzeyini bu denli hızlı artırmamıştı. İstihdam güvence altına alınmıştı. Herkese, ana okulundan başlayan ve ilk ve orta öğretim, üniversite ve akşam okulları ile devam eden ücretsiz eğitim hakkı verilmişti. Eğitimin ücretsiz olmasının yanında, öğrencilere yaşam giderlerini karşılamaları için burs veriliyordu. Herkese ücretsiz sağlık hizmeti veriliyordu. Kişi başına düşen doktor sayısı ABD’dekinin iki katı düzeyindeydi. Yaralanan ya da hastalanan işçiler iş güvencesine sahip olmaya ve hastalık döneminde de ücret almaya devam ediyorlardı. Sanatoryumlar, tatil mekânları ve çocuk kampları ya ücretsizdi ya da ücretleri kamu kaynaklarından karşılanıyordu. Sendikalar, işten çıkarmaları reddetme ve yöneticileri geri çağırma yetkisine sahipti. Devlet bütün fiyatları kontrol ediyor ve temel gıda maddeleri ile barınma ihtiyacını karşılıyordu. Kiralar, aile bütçesinin yalnızca yüzde 2 ila 3’ü; su, elektrik, telefon gibi diğer hizmetler de yüzde 4 ila 5’i ile karşılanabiliyordu. Barınma söz konusu olduğunda, gelire göre ayrımcılık gözetilmiyordu.
Yaşam standartlarının yanında Sovyet yurttaşlarının kültürel ve entelektüel gelişimi için de büyük çaba harcandı. Devlet sübvansiyonları kitapların, süreli yayınların ve kültürel etkinliklerin fiyatlarının minimum düzeyde kalmasını sağladı. UNESCO’ya göre Sovyet yurttaşları dünyadaki diğer bütün insanlardan daha fazla kitap okuyor ve daha fazla film seyrediyordu. Her yıl müzeleri ziyaret eden insanların sayısı toplam nüfusun neredeyse yarısına denk geliyor; konserlerin, tiyatroların ve diğer etkinliklerin izlenme sayıları da toplam nüfusun üzerine çıkıyordu.

Tüm bunları ve çok daha fazlasını gerçekleştiren Sovyetler Birliği 74 yıl yaşadı. Ama ne yazık ki varlığı bu 74 yılın ardından, 1991’de sona erdi. Sovyet toprakları 15 yeni ülkeye bölündü, sosyalist düzen yıkıldı ve sosyalizmle yüzünü geleceğe dönmüş bu coğrafyada kapitalizm hüküm sürer hale geldi.
Bugünden baktığımızda bu, ne yazık ki, insanlık açısından tarihi bir yenilgidir. Sovyetler Birliği’nin bütün kazanımları ne kadar gerçekse, bu yıkılış da o kadar gerçektir. Ama Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist düzenin yıkılması, elde edilen hiçbir kazanımı ve 74 yıllık tarihi değersizleştirmemektedir. Bu tarih, insanlığın kazanımlarının en tepesinde yer almaktadır ve insanlığın geleceğine de ışık tutmaktadır. Dolayısıyla, Sovyetler Birliği’nin yıkılış nedenleri, bu gerçeğin üzerini örtemez. Sovyetler Birliği ve onun tarihe nakşettiği sosyalizm deneyimi, insanlığın bugüne kadar ulaştığı en ileri düzeydir ve sahip çıkılması gerekmektedir.
Bu deneyimden daha iyisini hayata geçirmek için yıkılışı anlamak ve dersler çıkarmak büyük önem taşımaktadır. Çünkü Sovyetler Birliği’nde sosyalist düzenin yıkılması kaçınılmaz değildi. Yıkılışı getiren sorunların pek çoğu, önlenebilir sorunlardı. Diğer pek çoğu ise ortaya çıktıktan sonra çözülebilir nitelikteydi. Yani bu sorunların hemen hiçbiri kaçınılmaz değildi. Ve yıkılış, son ana kadar önlenebilirdi. Gerekli irade sergilenebilse yıkılış engellenebilir, Sovyetler Birliği yeniden ayağa kaldırılabilirdi. Tam da bu yüzden yıkılış nedenlerinin dikkat ve özenle ele alınması ve incelenmesi gerekmektedir.

İdeolojik Yönsüzlük
Yıkılış, bir dizi karmaşık dinamiğin sonucunda gerçekleşti. Ve bu dinamikler arasında ciddi bir etkileşim vardı. Öte yandan, yıkılışta etkisi olduğu söylenebilecek bütün etmenlerin ortak bir zemini olduğunu en başta vurgulamak gerekiyor. Yıkıma neden olan etmenlerden hiçbirini, bu olgudan bağımsız düşünmek mümkün değil.
Bu olgu, ideolojik yönsüzlük olarak özetlenebilir. Sovyetler Birliği’nin ilk yıllarında, 1917’deki devrimden 1940’lı yılların sonlarına kadar uzanan dönemde, şiddetli bir ideolojik mücadele verildi. 1940’ların sonlarından itibaren ise siyasal öncelikler şekil değiştirdi fakat ideolojik mücadele için herhangi bir yön tanımlanmadı.
İlk dönemde sosyalizmin inşası açısından ideolojik yönü net olan Sovyetler Birliği Komünist Partisi, Sovyet toplumunu da bu yönde harekete geçirmişti. Toplum içinde büyük bir heyecan yaratılmıştı. Ancak daha sonra bu netliğin yitirilmesi, partinin öncü olma işlevinde yıpranmaya yol açtı. Her zaman daha iyiyi, daha ilerici ve gelişkin olanı savunması ve temsil etmesi gereken parti, sıradanlığın ve ortalamacılığın egemen olduğu bir noktaya savruldu. Bu süreçte toplum da ilk dönemki heyecanını ve hareketliliğini yitirdi. Sovyet insanı, farkında olmadan sosyalizm ideallerine yabancılaştı. Sovyetler Birliği’nin altı oyulurken buna itiraz edemez hale geldi ve sonunda, yıkımı engelleyecek dinamizmi sergileyemedi.
Ve emperyalizmin her koldan saldırdığı Sovyetler Birliği, giderek kapitalist dünyayla mücadele etmeyi bıraktı, karşı tarafın saldırılarına ve müdahalelerine kayıtsız kaldı. Burada Küba’yı anmak gerekir. Bütün sorunlarına karşın bugün Küba’da sosyalizmin ayakta kalmasının en önemli nedenlerinden biri, Küba Komünist Partisi’nin toplumu uyanık tutmayı gözeten bir siyaset tarzı geliştirmiş olmasıdır. Genel olarak Küba toplumu ve Küba işçi sınıfı hâlâ devrimini ayakta tutmak için ve sosyalizm için mücadele etmektedir. Sovyetler Birliği, bunu başaramadı.

Şu ana kadar söylediklerimizle aslında, önemli bir olgunun altını çizmiş oluyoruz. Yalnızca Sovyet topraklarında değil, herhangi bir ülkede gerek devrimin gerçekleşmesinde gerekse devrimin ardından başlayan sosyalizmin inşa sürecinde öncü partinin, bu süreci yönlendirmek gibi bir tarihsel işlevi bulunmaktadır. Aksi takdirde, yani kendi haline bırakıldığında süreç kapitalizmin restorasyonuna, yani kapitalist düzenin yeniden ortaya çıkışına evrilecektir. Nitekim geçmişte bunun örnekleri görülmüştür. Sovyetler Birliği’nin yıkılışı üzerine kalem oynatan önemli iki yazarın bir benzetmesini burada kullanabiliriz. Kapitalizm bir sala benzer, suyun akışına bırakıldığında kendi yolunu kendisi bulur; piyasanın görünmez eli kapitalist sisteme belli bir yön verir. Ancak sosyalizm böyle değildir, bir uçağa benzetilebilir. Sürekli olarak yönlendirilmesi, belli bir güzergâhta tutulması gerekir. Bu nedenle de varlığını sürdürmesi daha farklı, belki daha zorlu diyebileceğimiz etmenlere bağlıdır. Varlığını sürdürmesi daha zorludur, ama kesinlikle mümkündür ve insanlık için gereklidir.

Dış Dinamikler

Elbette dış dinamiklerden de bahsetmek gerekiyor. Zira ideolojik yönsüzlük olarak isimlendirdiğimiz olgu, emperyalizme karşı verilen mücadelenin de altını ciddi şekilde oymuştu. Bu sırada emperyalizm, Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist düzenin yıkılması için son derece sistematik bir mücadele veriyordu.
Sovyetler Birliği kapitalizmin gelişim sürecinde daha geride kalmış topraklarda kuruldu. Büyük zorluklarla boğuştu. Bir yandan, ülke kalkınmışlık açısından geriydi. Öte yandan, emperyalizm devrime neredeyse hiç nefes alma olanağı vermedi. 1917’deki devrimin ardından emperyalizmin desteklediği gerici güçler bir iç savaş başlattı. Sovyet iktidarı altı yıl süren bu savaştan zaferle ayrıldı. 1920’lerin devamında sosyalizmin inşası için çok büyük adımlar atıldı. 1930’lara gelindiğinde ise Avrupa’da faşizm yükseliyor, yeni bir kapitalist paylaşım savaşının ayak sesleri duyuluyordu. 1939’da savaş patlak verdiğinde, Sovyetler Birliği başarılı stratejik manevralar sayesinde zaman kazandı. Ama savaşın Sovyetleri de içine alması, kapitalizmin tarihin akışını değiştiren bu sosyalist ülkeye saldırması kaçınılmazdı. Savaş 27 milyona yakın Sovyet yurttaşının ölümüne ve ülke ekonomisine büyük zarar veren bir yıkıma neden oldu. Yaralarını hızla sarmaya başlayan ülke, 1940’lı yılların sonlarından itibaren ise Soğuk Savaş’la burun buruna geldi. Etkileri yıllar içerisinde daha açık hale gelen bu tehlikeli çatışma, 1991’e, Sovyetler Birliği dağılana kadar sürdü.
Kısacası, Sovyetler Birliği, tarihi boyunca emperyalizmin amansız basıncına maruz kaldı. Kapitalizm dünyanın büyük bölümünde egemenliği sürdürdüğü için böyle olması zaten kaçınılmazdı. Bu dış dinamikler ve emperyalizmin yarattığı basınç, videonun devamında değineceğimiz bütün yıkılış nedenlerinin etkisinin artmasında belirleyici oldu. Ama bunun sosyalist düzenin yıkılışına neden olması tarihsel bir zorunluluk değildi. Tam tersi de olabilir, sosyalizm galip gelebilirdi. Olması gereken, bu basıncı göğüsleyecek bir ideolojik mücadelenin verilebilmesiydi. Ama olmadı. Mücadele verilemedi.
Ekonomik Sorunlar
Sovyetler Birliği’nin yıkılışında ekonomik sorunların rol oynadığı, sosyalist sistemin ekonomik açıdan başarısız olduğu, özellikle de komünizm karşıtları tarafından sıkça dile getirilir. Sovyetler Birliği’nin çok ciddi ekonomik sorunlar yaşadığı doğrudur. Devrim, geri kalmış topraklarda yaşandı ve sosyalizm burada inşa edilmeye başlandı. Onlarca yıl savaşlarla geçti. Ekonomik sorunlarla karşılaşılmaması olanaksızdı. Ama kapitalist dünya ekonomik sorunlarla karşılaşmadı mı? Ekonominin yıllar boyunca tümden iyi gittiği kaç örnek sayabiliriz? Sovyetler Birliği’nin yaşadığı ekonomik sorunlar önemliydi, ama hiçbiri sosyalist sistemin yıkılmasının temelini oluşturmadı.
Ekonomiyle ilgili sorunlar, ideolojik mücadelenin yetersizliği ile beslendi. Sovyetler Birliği’nde tarım alanında yaşanan gelişmeler buna örnek olarak verilebilir. Kapitalist gelişim açısından geri olan Sovyet topraklarında devrimden sonra köylülüğün ideolojik olarak kapsanması ve dönüştürülmesi bir zorunluluktu. 1930’larda yoğunlaşan kolektivizasyon, kırsal kesimde daha ileri toplumsal ilişkileri zorlamaya yetmedi. Tarımın makineleşmesinde geç kalındı. Gelişmenin gecikmesi Sovyet ekonomisine ağır geldi. Böyle bir durumda köylülüğün ideolojik dönüşümü için ideolojik ve siyasal mücadeleye ağırlık verilmesi gerekiyordu ama bu yapılamadı.
Tarımda atılan önemli adımlardan biri devlet mülkiyetindeki çiftlikler, yani sovhozlar ile kolektif mülkiyet altındaki çiftliklerin, yani kolhozların kurulması olmuştu. Kolektif çiftliklerde karma bir mülkiyet biçimi ortaya çıkmıştı. Bunun karşılığı, karma bir toplumsal örgütlenme ve karma bir sınıfsal karakter oldu. 1930’ların ortalarında sayısı 250 bine ulaşan kolhozlarda milyonlarca Sovyet köylüsü toplanmış durumdaydı. Bu insanların yaşam koşulları hatırı sayılır derecede iyileştirilmişti. Ama ideolojik olarak geri bir noktadaydılar ve bir doğrultu, bir hedef gösterilerek ileri bir noktaya doğru taşınmaları gerekiyordu. Bu yapılamadı.

Kolektif mülkiyetin bir dönemin zorunlu uygulaması olması ve yerini devlet mülkiyetine bırakması gerekirdi. Kolhoz sistemi devlet mülkiyetine geçişte bir ara aşamaydı, zira bu sistem meta üretimini içermekteydi. 1950’li yıllardan itibaren kolektif mülkiyetin kalıcı olabileceği, kolhoz sistemiyle de komünizme geçilebileceği düşüncesi yerleşiklik kazandı. İdeolojik ve siyasal hamlenin de önü kapanmış oldu. Köylülük bir anlamda kendi haline bırakılmıştı. Kolhoz sistemi “sosyalist mülkiyetin bir başka biçimi” olarak sunuldu.
Bahçe ekonomisi olarak adlandırılan bir uygulamaya alan açıldı. Buna göre köylüler, bireysel kullanımlarına açılan bir toprağı kendi gereksinimleri doğrultusunda kullanabilir hale geldiler. Ama iş burada kalmadı. Ürünleri kendi gereksinimleri için kullanmakla yetinmediler. Ürünler piyasaya sürülmeye başlandı. Böylece komünizme doğru yüründüğü iddia edilirken, küçük burjuvaziye ve onun ideolojisine alan açılmış oldu. Bunun üzerinden burjuva ideolojisine içkin bir özellik olan bencillik ve çıkarcılık kendini gösterdi. Mücadele edilmesi gereken bir “piyasa” ortaya çıkmıştı. Ama bu piyasayla mücadele edilemedi.

Buna yasadışı ekonomik faaliyetleri de eklemek gerekiyor. Bu faaliyetler özellikle 1953’ten, yani Stalin’in ölümünden sonra sorun yaratacak düzeyde artmaya başladı. Bunların arasında devlete ait malları çalma, devlet kaynaklarını kendi çıkarı için kullanma, karaborsa ve kayıt dışı basit ekonomik faaliyetler de bulunuyordu. Ve bu faaliyetler bir tür yeraltı piyasasının ortaya çıkmasına neden oldu.
Bu tür piyasalar elbette Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin yıkılmasına tek başına neden olacak kadar yükselmedi. Ama saydığımız ve sayacağımız diğer olgularla da birleşince bu piyasaların da yıkılışta etkisi oldu.
Bu tip uygulamaların ve ekonomik unsurların planlama üzerinde de dağıtıcı etkisi oldu. Bir yandan piyasalar gözetilirken merkezi planlama gerektiği gibi yapılamadı. Bunun yapılamaması bazı ekonomik sorunları beraberinde getirdi.
Fakat merkezi planlamanın aksamasının bir başka nedeni de ideolojikti. Zira merkezi planlama, toplumu ve sistemi ileriye taşıyan, ideolojik ve siyasi açıdan dinamik, üretken, yaratıcı bir öncü partiye gereksinim duymaktaydı. Ancak önceden de söylediğimiz gibi Sovyetler Birliği Komünist Partisi yıllar içerisinde bu özelliklerini yitirdi ve bu da merkezi planlamanın işlemesinde büyük sıkıntılar doğurdu.
Her ülkede olduğu gibi, Sovyet ekonomisinin çeşitli sorunları elbette vardı. Ülkenin ekonomik açıdan, kapitalist gelişkinlik açısından, sanayileşme açısından çok geri bir noktada kurulduğunu, sosyalizmin inşasının böylesi geri bir noktadan başladığını hatırlamakta yarar var. Yıllar içerisinde bunun yarattığı sorunların aşılması için büyük adımlar atıldı. Sovyet halklarının yaşam kalitesi çok ileri düzeylere ulaştı. Bu adımlara rağmen verimsizlik, hantallık gibi sorunlar baş gösterdi. Ancak yine altını çizelim. Bunların hiçbiri aşılamayacak sorunlar değildi. Aşılamamalarının nedenini siyasal, ideolojik alanda aramak gerekir. Özellikle Gorbaçov dönemi için, yani son aşama için bunu vurgulamak önemlidir.
Kolhoz ya da bahçe ekonomisi gibi özel sermayeye alan açan uygulamalar ve yasadışı ekonomik faaliyetler, ideolojik mücadeleyi geri çekmiş, ihmal etmiş olan Sovyet yönetimi için kaygan bir zemin oluşturdu. İdeolojik mücadele geri çekilince, sosyalizmin motoru olan işçi sınıfı siyasal olmaktan uzaklaştı, apolitikleşti ve “mücadeleci” olma özelliğini yitirdi.

Sovyetler Birliği’nde, 1950’li yılların başlarından itibaren mücadele adım adım gevşetildi. 1980’lerin ortalarına, Gorbaçov dönemine gelindiğinde “ekonominin çok büyük sorunları” olduğu vurgulanmaya başladı. Bu tarz Gorbaçov öncülüğünde o kadar güçlendi ki, salt bunun kendisi, ekonomik sorunların üstüne çıkan bir sorun haline geldi. Mücadele etmeyi unutan Sovyet toplumu, zayıflayan sosyalizme bağlılığını hızla yitirme yoluna girdi.

Kapitalizmle Mücadele Yerine Şekilci Rekabet

Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin yıkılmasının nedenlerinden biri olarak ülkenin teknolojik açıdan geri kalmış olması gösterilir. Kaçınılmaz olarak Sovyetler Birliği ekonomisinin yönünü yitirmesinin bir bağlamı da teknoloji alanında görüldü. Burada da tıkanmalar yaşandığı doğru olsa da bunların hiçbiri, sosyalist düzenin yıkılışının temelini oluşturmadı. Hatta ABD’de 1980’li yılların başlarında yayımlanan bir raporda, “fizik ve matematik alanlarında Sovyetler Birliği’nin çok gerisine düşüldüğünden” şikâyet ediliyordu. Sovyetlerin uzay alanında, silah sanayisinde ne kadar ileri gittiklerini hatırlamakta yarar var. Üstelik bu, her ne kadar son yıllarda aksamalar yaşansa da ülke dağılana kadar süren bir başarıydı.
Öte yandan, son yıllarda genel olarak teknolojide ABD’nin gerisine düşüldü. Yıkılışın temeli olarak tanımlamaya çalıştığımız ideolojik ve siyasal yön kaybını bu alanda da tanımlamak doğru olacaktır.
Son yıllarda genel olarak teknoloji alanında ABD’nin gerisine düşülmüş olsa da bunun yıkılıştaki etkisini farklı bir bağlamda ele almak gerekiyor. Başka bazı alanlarda olduğu gibi teknoloji alanında da emperyalist ülkelerle, deyim yerindeyse, aynı yarış pistine çıkıldı. Kapitalist dünyaya karşı mücadele etme olgusu, yerini kapitalizmle rekabet etmeye bıraktı. Sosyalist kuruluş sürecinin sorunlarına kapitalizme özgü çözümler üretilmeye çalışıldı.

Bu, ekonomi alanına verimlilik, büyüme, tüketim gibi çok sayıda başlıkta yansıdı. Özellikle 1950’li yıllardan başlayarak ABD ekonomisinin verimliliği nasıl sağladığı üzerine ciddi derecede kafa yorulmuş ve bazı Sovyet iktisatçıları kapitalizmin kimi özelliklerine gıpta etmeye başlamıştı. ABD’de incelemeler yapan Sovyet iktisatçıları kapitalist ekonominin nasıl işlediğini incelemişti. Bu tür çözümlerin Sovyetler Birliği’ne uygulanması için çaba harcandı.
Yapılması gereken, kapitalizmle rekabet etmeye çalışmak değil, sosyalizme özgü yaşam tarzında inat etmek olmalıydı. Ve elbette bu, Sovyet insanının bunu ideolojik olarak benimsemesiyle gerçekleşebilirdi. Bilim ve teknoloji bu tarzla uyumlu bir biçimde yaşama aktarılabilmeli, bunun yolları yaratılabilmeliydi. Bunun için ideolojik ve siyasal hedeflerin açık olarak tanımlanmış devrimci hedefler olmasına gereksinim vardı. Bu hedeflerin tanımlanmamış olması Sovyetlerin teknolojide kimi açılardan geri kalmasının altyapısını oluşturdu.

Parti Kadrolarının Zayıflaması

Sosyalizmin kuruluş sürecinde öncü niteliğini taşıyan partinin kadroları, özellikle de yönetici kadroları, toplumu sosyalizmin hedefleri doğrultusunda ileri götürmenin dinamizmini sergilemeli ve bunu sürekli olarak yeniden üretmelidir. Elbette bunun için de parti kadrolarının ideolojik ve siyasal açıdan donanımlı olması gerekir.
Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin ideolojik mücadeledeki yetersizlikleri kaçınılmaz olarak siyasal alana da yansıdı. Bu yetersizlikler, partinin aydın ayağını zayıf düşürdü. Bir yandan aydınların sosyalist ideolojiye ve sosyalist düzene bağlılığı zayıflarken, diğer yandan da parti yönetiminin ve parti kadrolarının düşünsel nitelikleri zayıfladı.
İdeolojik ve siyasal mücadeledeki zayıflama ve yön kaybı, sürekli ve tutarlı bir kadrolaşma politikası geliştirilmesini engelledi. Bu durum zaman içinde parti kadrolarında sözünü ettiğimiz donanımın aşınmasına ve giderek yok olmasına yol açtı. Teorik üretim gitgide zayıfladı ve özellikle son yıllarda bazı ezberlerin etrafında dolaşan kuru ve yüzeysel metinlerden ibaret hale geldi.
Parti kadrolarının niteliğinin zayıflaması kaçınılmaz olarak önderliğe de yansıdı. Stalin döneminde, bazı açılardan yetersiz kalınsa da her zaman devrimci bir iradeyle hareket edilmiş ve büyük atılımlar gerçekleştirilmişti. Sosyalizmin inşası devrimci hamlelerle devam etmişti. Ancak Stalin’in son yıllarında, İkinci Dünya Savaşı’nın ülkeyi uğrattığı yıkımın onarılması için atılan adımlar ve “huzur” arayışı, ideolojik hamleleri yavaşlatmaya başlamıştı. Parti, Sovyet toplumunu huzura kavuşturma fikri etrafında hedefsizleşti. İşte kadrolaşma politikasının zayıflamaya başlaması tam da bu dönemde gerçekleşti.
Bunun sonucu, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin önderliğini Hruşçov gibi, derinlik, yaratıcılık, kıvraklık gibi önemli özelliklerden yoksun birinin üstlenmesi oldu. Bu noktadan itibaren, yapılan şeyi “yönetmek”ten çok “idare etme”ye benzetmek yanlış olmayacaktır. Sosyalizmi inşa eden bir ülkenin idare edilmesi değil “yönetilmesi” gerekiyordu. Yöneticilerin devrimci hamlelerle kendisini ve toplumu ileriye doğru çekmesi zorunluluktu. Bunun yapılamadığı Sovyetler Birliği’nde yöneticiler “idarecilik” yapmaya başladı ve 30 yıl içinde ipin ucu iyice kaçırıldı. Statükoculuk, bürokratlaşma, hantallaşma gibi sorunlar tam da bu nedenle ortaya çıkmıştı. Sovyetler Birliği Komünist Partisi zaman içinde devlete gerekli müdahaleleri yapacak dinamizmden yoksun kalmıştı.
Hruşçov döneminde “komünist aşamaya geçilmekte olduğunun” ilan edilmesi, bu idareci yaklaşıma tipik ve önemli bir örnekti. Bu, bir hedef oluşturmak anlamına gelmemiş, ülkede kanaatkârlığın gelişmesini beslemişti.
Hruşçov’dan sonra önderliği devralan Brejnev’in döneminde hatalar azalmakla birlikte, biriken sorunları aşacak düzeyde ideolojik ve siyasal hamleler yapılamadı.
Bu süreç, biraz önce değindiğimiz kimi ekonomik uygulamalar ve kapitalist dünyanın etkisinin engellenememesi nedeniyle, Sovyet toplumunda burjuva ideolojisine alan açılmasına neden oldu. Özellikle 1970’li yıllardan itibaren sağlık, eğitim, kültür emekçileri ile uzmanlaşmış teknik personel, kendilerini işçi sınıfından ayrı tutma eğilimi göstermeye başladı. İdeolojik mücadele alanındaki tıkanıklık, kentlerde yoğunlaşan, iyi eğitilmiş olan bu kesimi burjuva ideolojisi karşısında savunmasız hale getirdi ve bir küçük burjuvalaşma sürecinin önü açıldı.
Gorbaçov ve yandaşlarının öncülük ettiği karşıdevrim bu kesimlere sırtını dayayacaktı.

Soğuk Savaş’ta Aydınların Kaybedilmesi

Biraz önce aydınların sosyalist ideolojiyle ve sosyalist düzenle bağlarının zayıfladığından söz etmiştik. İdeolojik olarak pusulasız kalan aydınlar da burjuva ideolojisinin etkisine açık hale geldiler. Oysa Sovyetler Birliği’nin kuruluş döneminde tam tersi olmuş, aydınlar sosyalist düzenin kuruluşunda, bunun için verilen mücadelede, ülkeyi ve toplumu ileri çekmekte son derece önemli işlev görmüşlerdi. Fakat II. Dünya Savaşı’nın ardından huzur arayışına onlar da kapıldı. Üretimleri devam etti elbette. Sovyet düzeni, bünyesinden çok verimli, çok üretken aydınlar çıkarmaya devam etti. Ama aydınların sanat, akademi gibi alanlardaki üretimi düzenin gereksindiği ileriye dönük hamleleri yansıtmaktan çok uzak kaldı. 1980’lerde de burjuva ideolojisi Sovyetler’i saran ideolojik yönsüzlük nedeniyle pusulasız kalan aydın kesimini epeyce etkisi altına almıştı. Bunda Soğuk Savaş olarak isimlendirilen sürecin etkisi büyük oldu.
Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nde yaşanan kısırlaşama süreci, İkinci Dünya Savaşı’ndan bir süre sonra başlayan Soğuk Savaş’ın öngörülmesini engelledi. Sovyetler Birliği’nin o döneme kadar maruz kaldığı savaşlar, geleneksel tipte savaşlardı. Özellikle Sovyetler dahil olduktan sonra İkinci Dünya Savaşı’nın faşizme karşı bir savaş niteliğine bürünmesi, net bir ayrışmanın yaşanmasına engel olmuştu. Kapitalist Batı dünyası ile Sovyetler Birliği arasındaki farklara karşın, ideolojik alanda bu iki kamp birbirinin üzerine pek gitmedi. Dolayısıyla Sovyetlerin siyasette ve ideolojide incelikli düşünerek hareket etmesi bu dönemde pek de gerekmedi.

Oysa yeni bir tür savaş olan Soğuk Savaş, bunun tam tersini gerektiriyordu. Kapitalist dünya Sovyetler Birliği’yle askeri anlamda karşı karşıya gelinen bir savaş değil, bunun dışındaki bütün alanlarda karşı karşıya gelinen, tarihte daha önce benzeri görülmeyen türden bir savaş açmıştı. Sovyetlerin çok boyutlu ve çok incelikli yanıt vermesi gereken, siyaset ve ideolojide hızlı, esnek, kapsayıcı ve güçlü hamleler yapması gereken bir savaş…
Sovyet toplumunun bu savaşa hazırlanması ve savaşın gerekleri doğrultusunda harekete geçirilmesi gerekiyordu. Bu yapılamadı. Sovyetler Birliği bu mücadeleyi ertelemeye ya da geçiştirmeye çalıştıkça, bu savaşın gereklerini yerine getiremedikçe kendisini geriliğe mahkûm etmiş oldu. Böylece kapitalist dünya, siyaset ve ideolojide Sovyetlerin boşluklarını yakalayabilir hale geldi.
Sovyetler Birliği Komünist Partisi yönetimi bu mücadelenin gerektirdiği ileri düşünsel üretimin çok gerisinde kaldı. Gerek Stalin’den sonra partinin genel sekreterliğini üstlenenler, gerekse partinin diğer önde gelenleri düşünsel ve teorik üretimi neredeyse tamamen terk ettiler. İdeolojik mücadele bir tür akademik alan, uzmanlık alanı olarak kabul edilmeye başlandı ve bu işle görevlendirilen kişilere havale edildi.
Bunun en önemli sonuçlarından biri düşünsel kısırlaşma oldu. Bazı ezberlerin etrafında dolanılmakla yetinildi, ortalamacılık egemen oldu. Teori kabalaştırıldı, Parti önderlerinden bol bol alıntı yapılmasıyla yetinildi. Tarihin ilerlemesiyle ortaya çıkan yeni gereksinimler görülemedi. Böylece, sosyalizmin inşasına öncülük eden partiyle Marksist-Leninist teori arasındaki, aslında içsel olması gereken ilişki, bir tür akademik ilişkiye dönüştürüldü. Parti reel politikayla uğraştı. Teoriyle uğraşanlar ise Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi’nde ya da Marksizm-Leninizm Enstitüsü’nde görev yapan yazarlar oldu.

Düşünsel ve teorik üretimle reel politika arasındaki ilişkinin yitirilmesi, aydınların güncel politik savruluşlara karşı savunmasız hale gelmesine yol açtı. Bunun sonucunda aydınlarla parti arasında bir mesafe ortaya çıkmaya başladı. Aydınlar giderek burjuva ideolojisinden esinlenir hale geldi. 1980’lere gelindiğinde bazıları açıkça antikomünizm yapmaya başlayacaktı. Kısacası, parti aydınlar arasındaki deformasyonun farkında olup, buna gerekli müdahaleleri yapamadı ve aydınları burjuva ideolojisine kaptırdı.
Soğuk Savaş’ın belki de en önemli cephesi Avrupa idi. Savaş boyunca kapitalizm, yüzü on yıllardır sola dönük bir entelijansiyası olan, bazı ülkelerde komünist partilerin güçlü olduğu bu kıtadaki halkları ideolojik olarak Sovyetlerin etki alanından çıkarmak için son derece ciddi hamleler yaptı. Sovyetler ise bu hamlelere gerekli karşılığı veremedi, bir mücadele için gerekli olan stratejiyi geliştiremedi. Avrupalı aydınları kapsayacak yaratıcı adımlar atılamadı. Bunun etkileri, Sovyetlerin müttefikleriyle ilişkilerinde de kendini gösterecekti.

 

Müttefiklerle İlişkilerin Doğru Kurulamaması

Sovyetler Birliği, az önce saydığımız nedenlerin de etkisiyle, 1970’lerden itibaren Avrupa’daki güçlü komünist partilerin devrimci bir perspektiften uzaklaşarak geliştirdikleri ve Avrupa komünizmi adı verilen reformist çizgiye karşı gerekli ideolojik mücadeleyi veremedi. Avrupa komünizmi zaman içinde Leninizm’e ve Sovyetler Birliği’ne düşmanlığa dönüştü. Böylece dünya komünist hareketinin bir bölümü, üstelik de görece güçlü olan bir bölümü ile Sovyetler arasında ciddi bir mesafe ortaya çıkmaya başladı. Sovyetler bir mücadele stratejisi geliştiremedikçe, bu durum ileri konumdaki başka bazı komünist partileri de geriye çekti.
Benzer bir sorun, sosyalizmin iktidarda olduğu Doğu Avrupa’daki ülkelerle de yaşandı. Sosyalist iktidarların farklı dinamiklerle ortaya çıktığı ve farklı güç düzeylerinde olduğu bu ülkelere Sovyetler gerekli ideolojik müdahaleleri yapmadıkça, Sovyetler Birliği ile bu ülkeler arasındaki mesafe zamanla açıldı.
Avrupa, Sovyetler Birliği’nin ve genel olarak dünya işçi sınıfı hareketinin yenildiği alan haline geldi. Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ndeki perspektifsizlik giderek güçlendi ve bu durum Sovyetler Birliği’nin dış politikasının tamamını belirledi. Avrupa’da yaşananları, dünyanın diğer bölgelerindeki geri adımlar izledi. Sosyalist Çin, Sovyetler Birliği için bir kayıp haline geldi. Özellikle 1980’li yıllarda, Gorbaçov döneminde havlu atma anlamına gelen başka adımlar da arka arkaya geldi.
Bu noktada “barış içinde bir arada yaşama” politikasına vurgu yapmak gerekir. Sovyetler Birliği dış politikasının önemli bir ayağı olan barış içinde bir arada yaşama, aslında ilk kez Lenin döneminde ortaya atılmıştı. Rusya’daki sosyalist devrimin ardından başka Avrupa ülkelerindeki devrimlerin kısa sürede gerçekleşemeyeceği ortaya çıktığında Lenin, Sovyetler Birliği’nin varlığını sürdürebilmesi ve tek ülkede sosyalizmin inşa edilebilmesi için kapitalist ülkelerle ilişki kurulması gerektiğini vurgulamak amacıyla bu ilkeyi ortaya attı. Çeşitli kapitalist ülkelerle diplomatik ve ekonomik ilişkiler geliştirildi. Kapitalist dünyanın aksi yöndeki bütün çabalarına karşın Sovyetler Birliği dünyada kendisini kabul ettirdi. Lenin bu politikanın sonsuza dek sürdürülemeyeceğini, kapitalizmle gerçek anlamda bir barış yapılamayacağını, iki sistem arasında er geç belirleyici bir çatışmanın gerçekleşeceğini vurgulamayı da hiçbir zaman ihmal etmedi. Emperyalizmin sosyalizmle barış içinde yaşaması elbette mümkün değildi.
Stalin de bu bakış açısını korudu. Ancak Stalin’den sonra parti genel sekreterliği görevini üstlenen Hruşçov, kapitalizmin dünyada kalıcı olduğunu kabul ederek, iki sistemin bir arada yaşayabileceğini öne sürdü. Ülkesini ve genel olarak dünya komünist hareketini bu formülün içine hapsetti. Yapabildiği şey, “kapitalizmi maddi üretim alanında yenilgiye uğratmak” gibi sosyalizm ile kapitalizm arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı göz ardı eden bir mücadele alanı tanımlamak oldu. Ne yazık ki Hruşçov’un ardından da bu politika devam ettirildi. Bu politikaya detant, yani yumuşama adı verildi.

Sovyetler Birliği’nin dünyada barış sağlanması için mücadele etmesi elbette doğru bir yaklaşımdı. Ancak barış politikası yanlış bir biçimde formüle edildi. Emperyalizm soğuk savaşı tırmandırıp saldırılarını şiddetlendirdikçe, Sovyetler savunmaya geçti ve suçsuz olduklarını kanıtlamaya çalıştı.
ABD emperyalizmi, aslında son derece zayıf olduğu “insan hakları ve demokrasi” başlığında Avrupa’da Sovyetlere karşı büyük bir saldırı başlattı. Sovyetler Birliği buna şiddetli bir karşılık vermek yerine kapitalist dünyayla tartışarak savunmaya çekildi. Fakat bu kapitalist dünyanın argümanlarını temel alan, kusurlu bir tartışma zeminiydi. Sonuç Helsinki Nihai Senedi’nin imzalanması oldu. Sovyetlerin emperyalizmin yatışmasını ve Sovyetler Birliği’nin insan haklarına saygılı, barışsever bir ülke olduğunu kabul etmesini sağlayacağına inandıkları bu uluslararası belge, emperyalizmin saldırılarına zemin hazırlayan bir belgeye dönüştü.
Gerçekte, Avrupa’daki sınırlar ve Doğu Avrupa’nın statüsü meselesinde Batılı ülkeler hiçbir ödün vermemişti. Anlaşma, Brejnev’in siyasi statükonun ve mevcut sınırların korunması ümidini karşılamak şöyle dursun, sınırların ve ittifakların değişebileceğini açıkça ortaya koymuş; Brejnev Doktrini’ni boşa düşürmüştü. Sonuçta, SSCB’nin hedefleri ile Batılı ülkelerin hedefleri arasında dengeli bir ödün alışverişi olmadı. Bütün önemli konularda Batı üstün geldi. Batılılar kendi argümanları ve terminolojilerini kabul ettirerek Sovyet bloğunun kavramsal dayanaklarını aşındırıyor, uzun vadeli değişimlerin tohumlarını atıyorlardı.
Bütün bu süreçte Sovyetler Birliği’nin kapitalizme karşı yanında duracak dostları azaldı. Özellikle Çin’in sosyalist kamptan kopmasıyla birlikte ülkeler düzleminde bir yalnızlaşma süreci yaşandı. Yalnızlaşma bir yandan farklı ülkelerdeki komünist ve diğer ilerici siyasal güçler düzleminde gerçekleşiyordu. Oysa İkinci Dünya Savaşı sonlandığında durum bunun tam tersiydi. ABD ve diğer Batılı ülkelerin toplumlarında bile Sovyetler Birliği faşizmi alt eden başlıca güç olarak büyük bir sempati toplamış durumdaydı. 40 yıl sonra, Soğuk Savaş’ın hamlelerine gerekli yanıtları veremeyen Sovyetler Birliği’nin dünyada az sayıda dostu kalmıştı.

Sonuç: Yıkılış
Gorbaçov’un 1985’te partinin ve ülkenin önderliği görevini üstlenmesinin ardından, kendisi ve çevresindeki bir grup insan Sovyetler Birliği’ne son darbeyi vuracak adımları atmaya girişti. Bu adımların çerçevesini oluşturan, topluma sorunların çözülmesinin ve sosyalist düzenin yeniden ayağa kaldırılmasının aracı olarak müjdelenen iki kavram vardı: Açıklık anlamına gelen glasnost bunlardan ilkiydi. Yeniden yapılanma anlamına gelen perestroyka politikaları ise ikincisi… Bu süreçte Sovyetler Birliği Komünist Partisi likide edildi; medya sosyalizm karşıtı güçlere teslim edildi; planlı ve kamu mülkiyetindeki ekonomi özelleştirildi ve piyasalaştırıldı; ayrılıkçılığın önünün açılmasına izin verildi ve ABD emperyalizmine tam boy teslim olundu. Gorbaçov önderliği bu politikaların tamamını bilinçli tercihler olarak yürürlüğe soktu.
Son olarak şunu vurgulamakta yarar var: Sovyetler Birliği’nde sosyalist düzenin yıkılmasına neden olan çeşitli sorunlardan söz ettik ve bunların altyapısını, gerekli devrimci ideolojik ve siyasal hamlelerin yapılamamasının oluşturduğunu vurguladık. Bu temelin 1950’li yılların başlarından itibaren oluştuğunun altını çizdik. Yine de belirtmek gerekir ki, Gorbaçov gibi, “hain” sıfatını atfetmekte hiçbir sakınca olmayan biri yerine, çeşitli yetersizlikleri olsa da, yöneticilik değil, idarecilik yapsa da bu sıfatı yakıştıramayacağımız bir başkası partinin ve ülkenin önderliğini üstlenmiş olsa, muhtemelen Sovyetler Birliği yaşamaya devam edecekti. Pek çok sorunun olduğu bir ülke olarak yoluna devam edecekti ama edecekti.
Fakat Gorbaçov ve çevresindeki bazı önemli kadrolar, sosyalizme inançlarını çoktan yitirmiş, baştan aşağı kapitalistleşmiş ve ülkedeki sosyalist düzenin yıkılması için müdahaleler yapmışlardı. Bunlardan bazıları emperyalistlerle doğrudan işbirliği yapmış, emperyalist müdahalelere aracılık etmişlerdi. Böyle kadrolar ülkeye son darbeyi vurmuş oldular.
Komünistler buna direnemez miydi? Evet, direnebilirlerdi. Kısmen direndiler de. Ama yıllardır süregelen ideolojik dağınıklık bir tür örgütsüzlüğe de neden olmuştu. Karşı hamleler bütünlükten ve doğrultudan yoksun kaldı.
1991’in Ağustos ayında bir grup Parti yetkilisi, Sovyetler Birliği’nin yönetimine el koydu. Ama devrimci bir çıkış yapmak yerine orta yolcu bir çözüm aradılar. Ve bu nedenle de iki günde çözülüverdiler. Bu olay, Sovyetler Birliği’nin yıkılış sürecini hızlandırdı ve kısa bir süre sonra Sovyetler Birliği tarihe karıştı.

Son önemli direniş 1993’te, kapitalist düzen Rusya’da henüz tam yerleşmemişken gerçekleşti. “Parlamento olayları” olarak bilinen direnişe aralarında komünistlerin de olduğu bir grup siyasi özne öncülük etti. Ama ne yazık ki çok geç kalınmıştı. Bu silahlı direniş tanklarla bastırıldı. Sovyetler Birliği’ni canlandırmak için yapılan son hamle de sonuçsuz kalmış oldu.

Sovyetler Birliği’nde kurulan sosyalist düzen yıkıldı. Ancak bu, sosyalizmin, insanlığın ulaştığı en ileri nokta olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. İnsanlık tarihi yenilgilerle doludur. Zaman zaman tarihsel olarak geriye gidişler yaşanmıştır, Sovyet sosyalizminin yıkılışında olduğu gibi… Ancak insanlık her seferinde yeniden ayağa kalkmayı başarmıştır.
Sovyet deneyimi tarihin en onurlu sayfalarından birini oluşturuyor. Hiç de kısa sayılmayacak bir süre boyunca var olan bu deneyim, sosyalizmin ulaşılabilir ve uygulanabilir olduğunu gösteriyor. Bugün yapılması gereken, bu deneyimden gerekli dersleri çıkarmak; daha iyisini hayata geçirmek ve onu sonsuza dek yaşatmak için mücadele etmektir. Zira insanlık, bu aydınlık geleceği hak etmektedir.